RSS
Siyah Sinema, tek bi' adama bağlı, bağımsız bi' sinema-blog oluşumudur. Her türlü istek, şikayet, öneri ve eleştiri için kullanabileceğiniz mail adresi; fatihmkocak@gmail.com

The Ghost Writer (2010)


The Pianist filminden Oscar ödüllü[Oscar yine biraz geç kalmış...] ve Chinatown, Rosemary's Baby, Repulsion, Le locataire gibi filmleriyle 60'lardan 80'lere kadar damgasını vurmuş ve 80'lerden sonra da The Pianist, Death and the Maiden, Oliver Twist, Bitter Moon gibi filmleriyle damga vurma işlemini sürdürmüş olan Polonya asıllı Fransız yönetmen Roman Polanski'nin yeni filmi olacak. Bu filmin anlam ve önemini izah edebilmek Polanski hakkında birkaç ayrıntı vermem gerekiyor sanırım. Şöyle özetleyeyim; Polanski, 1977 yılında 13 yaşındaki bi' kıza tecavüz etmekten suçlu bulunmuştu. (Ayrıca bu tecavüz olayı, bi' rivayete göre, Jack Nicholson'un evinde gerçekleşmiş.) Bunun üzerine, kendisi Amerika'dan Fransa'ya kaçtı ve 50 yıl boyunca geri dönmedi. Bu 50 yıl içerisinde Almanya, İspanya, Mısır, Yunanistan gibi birçok ülkeye gitti fakat tutuklanmadı. En son bi' film festivali için gittiği İsviçre'nin Zürih kentinde gözaltına alındı. Hapishaneye konuldu ve geçtiğimiz aylarda, kimine göre 4,500.000 Euro, kimine göre de 3,000.000 Euro kefalet karşılığında serbest bırakıldı. İşte bu serbest kalmanın ardından sunduğu ilk film bu olacak.

Evet, 13 yaşındaki bi' kıza tecavüz etmesi hoş karşılanamaz. Fakat iyi yönetmen olduğu da inkar edilemez. Heyecan ile bekliyoruz...

Percy Jackson & the Olympians: The Lightning Thief (2010)


Öncelikle "&" işaretiyle etiketlendirme yapmama izin vermeyen blogger sistemini kınıyorum.

Sonralıkla da belirtiyorum ki; Uma Thurman'ın "Medusa"'yı canlandırdığı filmi, fantastik de olsa, izlerim ben.

Martyrs (2008) #3


Dün sabah tekrar izledim; Gerçekten de Pascal Laugier insanlığa müthiş bi' şey hediye etti. Bu güzellikten mahrum kalmayın. Bu da size gönülden bi' tavsiyemdir. Martys filmiyle ilgili yazdığım metinler de burada. Hadi eyvallah!

Acemi Photoshopper & Al Pacino


Koskoca üstadı getirdiğim şu noktaya bak...

82. Oscar Adayları ve Gönlümden Geçen Kazananlar

Oskar ödülleri için adaylar açıklandı. Gönlümden geçen kazananları paylaşayım istedim. Sizin de fikirlerinize yorum bölümünden açığız evvelallah;

En İyi Film;

The Hurt Locker
Avatar
An Education
District 9
The Blind Side
Inglourious Basterds
A Serious Man
Up
Up in the Air
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire

Çok kararsızım. Bi' yanda District 9 gibi enfes bi' fikrin tohumu dururken, öbür yanda da Quentin Tarantino'nun son filmi Inglourious Basterds. Eğer ikisinden biri kazanmazsa, Oscar'ın kapısına kilit vursunlar. Gidip bi' yerde tekel bayii felan işletsinler yani.

En İyi Yönetmen;

James Cameron (Avatar)
Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
Lee Daniels (Preciosus)
Jason Bateman (Up in the Air)

Buradaki diğer filmleri izlememe rağmen, nedense, içimden bi' ses Inglourious Basterds götürür gibi geliyor.

En İyi Erkek Oyuncu;

Jeff Bridges (Crazy Heart)
George Clooney (Up in the Air)
Colin Firth (A Single Man)
Morgan Freeman (Invictus)
Jeremy Renner (The Hurt Locker)

O süper aksanıyla Morgan Freeman götürecektir. Aslında Bruce Almighty gibi tırt bi' film ile Oscar kazanmış Freeman'a bi' kere daha bu ödül layık görülür mü? Bilmiyorum gerçekten...

En İyi Kadın Oyuncu;

Sandra Bullock (The Blind Side)
Helen Mirren (The Last Station)
Carey Mulligan (An Education)
Gabourey Sidibe (Precious)
Meryl Streep (Julia & Julia)

Bu dal ile pek ilgilenmiyorum. Bu oyuncuların hiçbirine karşı bi' sempatim yok, o yüzden bilmiyorum ama medyadan takip ettiğim kadarıyla Sandra Bullock alacak galiba.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu;

Matt Damon (Invitus)
Woody Harrelson (The Messenger)
Christopher Plummer (The Last Station)
Stanley Tucci (The Lovely Bones)
Christopher Waltz (Inglourious Basterds)

Matt Damon ile Christopher Waltz arasında gidip geliyorlar ama eğer Oscar prestijini korumak ve birazcık daha saygı duyulan bi' oluşum olmaya devam etmek istiyorsa, yine o müthiş aksanlar ile 4 farklı dili tek bir filmde konuşan Waltz'a direkt ödülü versinler. Hatta törene gelmesine bile gerek yok yani. Evine postalasınlar.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu;

Penélope Cruz (Nine)
Vera Farmiga (Up in the Air)
Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart)
Anna Kendrick (Up in the Air)
Mo'Nique (Precious)

Nine filminin fragmanından anladığım kadarıyla; Penélope Cruz!

En İyi Animasyon;

Coraline (Henry Selick)
Fantastic Mr. Fox (Wes Anderson)
The Princess and the Fog (John Musker and Ron Clements)
The Secret of Kelles (Tomm Moore)
Up (Pete Docter)

"Coraline" diyor!

En İyi Orijinal Senaryo;

The Hurt Locker (Mark Boal)
Inglourious Basterds (Quentin Tarantino)
The Messenger (Alessandro Camon ve Oren Moverman)
A Serious Man (Joel Coen ve Ethan Coen)
Up (Bob Petersan, Pete Docter)

Sanırım burada biraz farklı düşünüyorum. Şöyle ki genel kanı, Inglourious Basterds ile Quentin Tarantino'nun bu ödülü de götüreceği. Fakat ben öyle düşünmüyorum. Niye? Çünkü filmin senaryosu "çok iyi"'den ziyade, "çok akıcı". O yüzden ya Hurt Locker'a ya da A Serious Man'e gider ki Coen kardeşlerinde yaptıkları yapabileceklerinin garantisidir yani...

En İyi Uyarlama Senaryo;

District 9 (Neil Blomkamp and Teri Tatchell)
An Education (Nick Hornby)
In the Loop (Jesse Armstrong, Simon Blackwell)
Precious (Geoffrey Flesher)
Up in the Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)

District 9 almalı. Net!

En İyi Yabancı Film;

Ajami (İsrail)
El Secreto de sus Ojos (Arjantin)
The Milk of Sorrow (Peru)
Un Prophete (Fransa)
The White Ribbon (Almanya)

İzlemedim. İzlemek lazım.

En İyi Görüntü Yönetmeni;

Avatar
Harry Potter and the Half-Blood Prince
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
The White Ribbon

Avatar almasın da kim alırsa alsın. :)).

En İyi Sanat Yönetmeni;

Avatar
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
Sherlock Holmes
The Young Victoria

Nine götürür. Umarım.

En İyi Kostüm;

Bright Star
Coco Before Chanel
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
The Young Victoria

Nine götürsün. Umarım.

En İyi Belgesel;

Burma VJ (Anders Østergaard)
The Cove (Louie Psihoyos)
Food Inc. (Robert Kenner and Elise Pearlstein)
The Most Dangerous Man in America: Danniel Ellsberg and the Pentagon Papers (Judith Ehrlich and Rick Goldsmith)
Which Way Home (Rebecca Cammisa)

Bunları da izlemedim ama şöyle güzel hayvan belgeselleri izleyebileceğim yöntemler sunabilecek arkadaşlar varsa çok mutlu olurum.

Sizlerinde tahminlerinizi bekliyorum. İster blog sayfanızın linkini verin, isterseniz listenizi yorum bölümünde paylaşın, isterseniz de istediğiniz bi' daldaki fikrinizi paylaşın.

Sevgiler.



Star Wars Serisi


"Gelmiş geçmiş en iyi bilim-kurgu filmi!", "Aslında 1. film 4. film, 4. film de 1. film..." gibisinden açıklamalarla bu yaşıma kadar ertelediğim seriydi. Dün değil evvelsi gün kronolojik olarak 1. filmi, dün de 2. filmi yine minik kardeşimle birlikte izledim. Hüseyin, bilgin olsun... :).

Ghost Rider (2007)

Mark Steven Johnson'un yazdığı, yönettiği ve her şeyini yaptığı çizgi-romandan bozma film. Başrolünde Nicolas Cage var. Eva Mendes de mevcut. Tipik süper kahraman filmi işte. Hafta sonu krize girdiğim bi' anda, minik kardeşimle izledim. Pek de keyifliydi. Bu arada 2011'de Ghost Rider 2'de gelebilirmiş. Bilginize...

Henüz izlemediğim Al Pacino filmleri


Bugüne kadar yayımlanmış ve izleyiciye sunulmuş 41 adet Al Pacino filminden hangilerini izlemediğimi not edeyim istedim. Hem benim için de bi' hatırlatma ve "Bunları izle..." listesi olur hem de Al Pacino sevgimizi cümle alem bilsin. Şunlar;
  1. The Merchant of Venice (2004)
  2. People I Know (2002)
  3. Chinese Coffee (2000)
  4. City Hall (1996)
  5. Two Bits (1995)
  6. Frankie and Johnny (1991)
  7. The Local Stigmatic (1990) ---> Sanırım şu an ilk bunu izleyeceğim.
  8. Revolution (1985)
  9. Author! Author! (1982) ---> Bunu biraz zor izlerim. Romantik-Komedi resmen...
  10. Cruising (1980)
  11. Boby Deerfield (1977)
  12. The Panic in Needle Park (1971)
  13. Me, Natalie (1969)
O değil de bayağı kabarık çıktı liste. Bu kadarını hiç beklemiyordum.

Blindness (2008)

Cidade de Deus filminin yönetmeni Fernando Meirelles'ın son filmi. Nobel ödüllü José Saramago adlı Portekizli yazarın romanından uyarlanmış bi' yapım. Acayip bi' şey. Kitap okumayı pek sevmem ama edebiyatla alakadar birçok arkadaşımla ortak fikrim; Bir romanın filminin yapılması kadar zor bi' şey olmadığıdır. Fakat yine fikirlerine çok güvendiğim ve yazdıkları yazıları sık sık okuduğum insanların bu film hakkındaki fikirlerine bakıyorum da, kitabı çok iyi yansıttığını söylüyor. Dediğim gibi, ben bilmiyorum. Sonuçta kitabını okumadım. Hatta şanslıydım çünkü filmi izlerken bi' roman uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Bu da belki de beklentimi alçakta tuttu.

Kısaca özetlemek gerekirse; Herkesin ve her şeyin normal seyrettiği bi' gün, trafikte kırmızı ışıkta bekleyen bi' adamın aniden kör olması ve bununla beraber bu insanın, yakın olanlardan başlamakla beraber, tüm çevresine ve bu ekseriyetle de bu körlüğü tüm insanlığa -yerinde bi' tabir mi bilmiyorum ama- bulaştırmasının ardından gelişen olayları anlatıyor.

Filmi izlemeden önce yaptığım incelemede yönetmenin harici tanıdığım 2 öğe vardı; Julianne Moore ve Gael García Bernal... Açıkcası iyi bi' oyuncu olduğunu bilsem de Moore'dan pek hoşlanmazdım çünkü The Silence of the Lambs filminde acayi rol kesmiş olan ve canımız ciğerimiz Judie Foster'ın rolünü, serinin 2. filminde, öyle ya da böyle, almış ve çok da iyi olmayan bi' performansla rezil etmişti. Ancak en son Children of Man ve bu filmdeki performanslarıyla gözümde büyüdü. Özellikle bu filmdeki inanılmaz oyunculuğundan çok etkilendim doğrusu. Size tavsiyem en azından O'nun için bi' göz atın derim. G. G. Bernal'ı zaten biliyoruz. 3. Odanın kralı, 3. Odanın kralına yaraşır bi' performans sergilemiş. :).

Yönetmenin seyirciye de körlüğü hissettirme çabası, körlüğün renginin beyaz olarak sunulması, bu tip bi' salgın hastalığın doğuracağı anarşi ve bu anarşinin sebep olduğu acizlik adeta izleyiciye sunulmuş birer ziyafet gibi duruyor. Hele ki o muhteşem son öldürücü darbe niteliği taşıyor ki her sinemaseverin kaçırmaması gereken bi' ayrıntıdır gözümde.













Barda (2007)


Serdar Akar'ın, gerçek bi' hikayeden esinlenerek, yazıp yönettiği ve türk sinema tarihinin belki de en cesur vahşet temalı filmi. Kendisini çok beğenirim. Özellikle "Gemide" adlı filmiyle gönlüme taht kurmuş bi' adamdır. Barda filmi de, drama yönü pek etkili olmasa da suç filmi anlamında çok çok çok iyi. Hatta bence ingilizce altyazıları hazırlanıp, türkçe bilmeyen insanlığa da sunulması gereken bi' nimet.

Nejat İşler, Melis Birkan, Hakan Boyav'ın muhteşem oyunculuk performansı sergilediği ve IMDb'den gördüğüm kadarıyla(filmde hiç dikkatimi çekmedi) Zeki Demirkubuz ve Çağan Irmak gibi ünlü sinema adamlarının da ufak roller aldığı bi' film. Muhteşem diyalogları ve enfes müzikleriyle zamanında gençliğin sevgilisi olmuştu. Her ne kadar, klasik sorunlarını yaşayan gençleri orta yaşlı insanlar canlandırıyorlar da olsa(ki bu sorun bence türk sinemasının yetenekli genç oyuncu yetiştirme sıkıntısından kaynaklanıyor) yine de tekrar izlemem ve blog sayfamda yerini alması gerektiğini düşündüm. Dün gece izledim. Alıkoyma ve hayatta başarılamayanların verdiği sızıyı geçici bi' imparatorluk kurarak dindirmeye çalışan bi' grup serseri ve onlar'ın bu zulmüne tabi olmak zorunda kalan bi' grup iyi aile çocuğu. Film, hemen hemen herkesin en az 1 anısının olduğu bu tip illegal tavırlarların tasvirini de bu kadar iyi yapmasıyla gözümde biraz daha büyüdü. Yaşamın ucuzluğu ve canın tatlılığı yan yana gelince, bence Serdar Akan yapmak istediğini, daha doğrusu, vermek istediğini çoktan vermişti bile.

Üçnoktabir de bu konuda ki görüşlerini şöyle açıklamış, filme de konu olmuş;
dediler ki hayat güzel
eğriyi doğruyu bilenler
dediler ki umut sürer
insanları seversen eğer
dediler ki hayat kısa
eğer mutluluklar olmazsa
dediler ki kalmaz yanına yaptıkların bu dünyada

iyiler kazanır
kötülükler kazınır dediler
mutlu olmak için mutlu etmek yeter dediler

tekrar gözden geçirdim
yalan söylememişler
iyiler kazanır
kötülükler kazınır dediler
mutlu olmak için
mutlu etmek yeter dediler
Tabi benim için bu parça, "Güzel tınılı bi' şarkı"'dan öteye gidemiyor. Çünkü ben de, tıpkı Selim gibiler gibi düşünen ve hayatın değerinin ne kadar zavallıca sebeplerle hiçe sayılması ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Aslında fazla uzatmaya da gerek yok. Bence Türk Sineması'nın en önemli birkaç örneğinden biri olan Barda'yı izlemek, her Türk Sinemasever'e nasip olmalı. Bi' de şu diyalog var, kapanışı yapayım;
Selim: Neredesin lan sen!!?
Çırak: Çişim geldi ağabey.
Selim: Siktirtme çişini, gel buraya yanıma, haydi...






















Stolz Der Nation (2009)


Quentin Tarantino'nun son filmi Inglourious Basterds filmindeki Nazi Galası sahnesindeki izlenen filmin adı. İçerisinde Fredrick Zoller adlı bi' askerin tutsak kaldığı kuleyi ele geçirmeye çalışan düşman askerlerden, sadece 1 adet tüfek ile korumaya çalışmasını anlatan bi' film. Söz konusu film için, tıpkı Inglourious Basterds filminin internet sitesine benzeyen bi' internet sitesi yapmışlar; http://stolzdernation.com

Ayrıca şöyle bi' de diyalog geçmişti de biz de çok gülmüştük;
Major Dieter Hellstrom: I must say I grow quite weary of these monkeyshines.
[Maj. Hellstrom aims his Walther pistol at Lt. Hicox's genitals under a table]
Major Dieter Hellstrom: That was the sound of my Walther pointed right at your testicles.
Lt. Archie Hicox: Why do you have your Walther pointed at my testicles?
Major Dieter Hellstrom: Because you've just given yourself away, Captain. You're no more German than that scotch.
Lt. Archie Hicox: Well, Major...
Bridget von Hammersmark: Major...
Major Dieter Hellstrom: Shut up, slut. You were saying?
Lt. Archie Hicox: I was saying that that makes two of us. I've had a gun pointed at your balls since you sat down.
Sgt. Hugo Stiglitz: That makes three of us.
[Stiglitz takes Hellstrom by the shoulder and aggressively forces a gun against his crotch]
Sgt. Hugo Stiglitz: And at this range, I'm a real Frederick Zoller.
Major Dieter Hellstrom: Looks like we have a bit of a sticky situation here.

Bitch Slap (2009)

Rick Jacobson'un yazıp yönettiği ve IMDb'nin "Action" kelimesiyle etiketlediği bi' eser.

Biraz Death Proof, biraz Kill Bill, biraz Doomsday ve biraz da The Usual Suspects'den kerkinmiş bi' adet b-film. Aslında filmin fragmanını ve posterlerini ilk gördüğüm anki fikirlerim ile şu anki fikirlerim arasında çok fazla uçurum yok. Hatta ilk baştaki "Çok tırt bi' filme benziyor." şeklindeki düşüncem, olumlu anlamda, değişim gösterdi. Filmin ilk izlenimi esnasında "Bu ne ya? Bu nasıl kurgu, bu nasıl senaryo?" diye mide bulandıran, "Böyle en başından belli bi' son mu olur?" diye sorduran ayrıntıların aslında birer hatadan ziyade, yönetmenin birer tercihi olma ihtimali bu filmi izlenebilir kılan noktaydı. Şimdi eğer bu bahsettiğim ayrıntılar, Jacobson'un beceriksizliği ve hataları sonucu ortaya çıktıysa film için sadece "Güzel kadınların arkasına saklanılmış yapım." tanımı yapılır ve geçilir. Ancak eğer söz konusu ayrıntılar yönetmenin tercihi ise iş değişir. Mesele zayıflık meselesinden çıkıp, "Sinemada denenmiş değişik bi' tarz" olarak tanımlanır ki bu da yapımın kendi nezdimde farklı bi' perspektifte, saygı bağlamında incelenmesine ön ayak olur ki aynen de öyle oldu.

Bi' de bi' film afişinden bu kadar ifşa edilememeli ya... Hayatımda ilk defa bu kadar fazla spoiler ibaresi içeren bi' afiş gördüm. Filmi izlerken siz de farkedersiniz...

Bu filmi, üstte saydığım kriterleri de göz önünde bulundurarak izlemenizi ya da hiç dokunmamanızı tavsiye ederim. Gerçi en kötü "Güzel kadınlarla 1 saat 40 dakika" tadında bi' zaman dilimi yaşarsınız. :).

Not: Bu kadar güzel kadın olunca biraz fazla fotoğraf çekmişim galiba. :))
























Francis Ford Coppola & Al Pacino & Mario Puzo


Şöyle bi' efsane anlatılır. The Godfather serisinin 1. filmini çeken Francis Ford Coppola, Marlon Brando'nun leziz performansıyla tüm ilgiyi üzerine toplayan serinin 2. filmine hazırlanırken casting çalışmaları esnasında Al Pacino'ya telefon açar ve "Malumun, seni 2. filmde de görmek istiyorum. Hem de güzel bi' iş olacak, ilk filmden alacağının 2 katını, yani 10 Milyon $ alacaksın..." diye teklifini sunar. Coppola'nın serinin 2. filmini çekmemek gibi bi' lüksü olmadığını ve 2. filmin gelirinin ne raddede olacağını önceden tahmin edebilen Al Pacino da bu teklif üzerine "Hayır, 2. film için istediğim ücret 15 Milyon $... Bunu düşün ve cevap için beni ara..." deyip telefonu kapatır. Francis Ford Coppola bu duruma çok içerlenir. Hemen, tabir-i caizse, ekmeğini yediği ve filmini yaptığı romanın sahibi hemşerisi Mario Puzo'yu arar ve durumu izah eder. O zamana dek filmin senaryo harici hiçbir şeyiyle ilgilenmeyen Puzo, Coppola'dan Al Pacino'nun telefon numarasını ister. Sonra Al Pacino'yla aralarında şu efsanevi diyalog geçer;
Mario Puzo; Al, merhaba, ben Puzo, nasılsın evlat?
Al Pacino; İyiyim sevgili Puzo, sen nasılsın? Eğer viski içmek istersen bi' taksi tut ve yanıma gel, elimde müthiş bi' İskoç Viski'si var, tam ağzına layık.
Mario Puzo; Çok teşekkür ederim fakat şu an OMERTA adlı romanım üzerinde çalışıyorum. Ben seni bizim kitabın 2. filmiyle ilgili aramıştım. Sanırım Coppola'nın teklifini reddetmişsin?
Al Pacino; Evet sevgili dostum. Aynen öyle oldu. Fiyat konusunda bi' türlü orta yolu bulamıyoruz. Sanırım Michael Corleone'yi benim yerime başkası canlandıracak, şöyle 2. sınıf bi' oyuncu, belki de Harvey Keitel? Ne dersin...
Mario Puzo; Hayır, hiç sanmam. O rolü senden başkasına veremeyiz ki zaten kimse de senin gibi rolün hakkını veremez. Sana teklifi kabul etmeni öneriyorum. Eğer ki bu önerimi dikkate almaz ve kararından da vazgeçmezsen benim de yapacağım tek bi' şey kalıyor. Şu OMERTA ile uğraştığım yoğun günlerimde oturacak ve Michael Corleone'nin vefatıyla başlayan bi' 2. film senaryosu yazmak zorunda kalacağım.
Der ve telefonu kapatır. Bunun üzerin Al Pacino Coppola'yı arar ve rolü kabul ettiğini, alacağı miktarın da hiç önemli olmadığını söyler. Peki ya ben size soruyorum, burada Coppola mı, Puzo mu yoksa Pacino mu kazançlı çıkmıştır?

Scent of a Woman (1992)


Şöyle arada sağlam kar yağmasa, oturup 2 tane film çakamıyorum. Özellikle üstadın başrolünü üstlenmiş olduğu ve daha önce izlemediğim bi' filmini uzun zamandır izlememiştim. Dün bu orucumu Scent of a Woman ile bozdum ki bu filmi daha önce izlememiş olmama sevinmem ya da üzülmem gerektiğini anlayamadım.

Sene 1992, Scent of a Woman filmindeki performansıyla Al Pacino'ya "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Altın Küre'ye layık görülüyor.
Lt. Col. Frank Slade: Women! What can you say? Who made 'em? God must have been a fuckin' genius. The hair... They say the hair is everything, you know. Have you ever buried your nose in a mountain of curls... just wanted to go to sleep forever? Or lips... and when they touched, yours were like... that first swallow of wine... after you just crossed the desert. Tits. Hoo-ah! Big ones, little ones, nipples staring right out at ya, like secret searchlights. Mmm. Legs. I don't care if they're Greek columns... or secondhand Steinways. What's between 'em... passport to heaven. I need a drink. Yes, Mr Sims, there's only two syllables in this whole wide world worth hearing: pussy. Hah! Are you listenin' to me, son? I'm givin' ya pearls here.
Üstteki gibi enfes monolog ve diyaloglarla bezenmiş, Martin Brest yönetmiş. Yine bi' roman uyarlaması. Giovanni Arpino'nın romanı. Senaryolaştıran ise efsane One Flew Over the Cuckoo's Nest filmini de senaryolaştıran adam, Bo Goldman. Al Pacino'nun kör bi' emekli yarbayı canlandırdığı drama. Acayip bi' dostluk hikayesi. Acayip. İnsanı alıp götürüyor. "Keşke biz de yaşasaydık be böyle şeyler..." dedirtiyor. İnsanın boğazındaki o yumruyu daha bi' yutması zor hale getiriyor. Hele o üstadın Tango sahnesi yok mu? Ya da Tango sahnesinden hemen önce genç arkadaşına verdiği kız tavlama dersini? Kadını tanımlarken hissettirdikleri? Adamı mest ediyor. Peki ya son sahne? Okuldaki mahkemede, adeta And Justice For All... filmindeki konuşması gibi bi' konuşma yapması. Çok büyük adamsın be üstad. Bize bıraktıkların çok iyi. Umarım hiç ölmezsin. Çok acayip bi' duygu bu. Belirli aralıklarla Al Pacino filmi izleyip, yine mest olmak ve bu adamdaki üstün aktörlük yeteneklerine şaşırmak. İlginç. İnsana, lise döneminde rüzgarını bulamamış yelken halini hatırlatıyor. Ünlü müzik gruplarına, aktörlere özendiğimiz yılları... Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük oyuncusundan, en büyük aktörlük performanslarından birisi bu filmde işte, sakın kaçırmayın...

Aslında bu kez, "Bu filmi izleyin." gibisinden bi' tavsiyede bulunmaktan ziyade "Al Pacino'nun bütün filmlerini izleyin." demeliyim sanırım. Birilerinin de bu adamın hakimiyetini kabul etmemeye dirensin dursun. Hüseyin.












Invictus (2009)

Sinema tarihinin en önemli insanlarından birisi olan ve şu WESTERN dalgasını başımıza bela eden adamların başında gelen Clint Eastwood'un bilmem kaç dalda altın küre adaylığıyla siftah yapmakta olan yeni filmini izlememek olmazdı. İzledim de... Geçen gün yağan yoğun karın etkisiyle evde kalmam ve bol bol boş zaman yakalamam sayesinde izlediğim 2 filmden 1'i bu oldu. Prodüktör ve yönetmen Clint Eastwood. Hikaye John Carlin adlı bi' adamın "Playing the Enemy" adlı romanından Anthony Peckham tarafından senaryolaştırılmış. Başrollerinde Morgan Freeman ve Matt Damon var ki Matt Damon'un da yetenekli bi' adam olduğuna dikkat çekmiş oldu. Freeman'ı zaten hepimiz seviyoruz.

Aslında film hakkında söylenebilecek pek bi' şey yok. Şiir süperdi. "Siyah - Beyaz kardeşliği" ve "Tek Afrika, Tek Irk" temalı bi' "Çevir Kazı Yanmasın" filmi. Aslında Clint Eastwood'un yönetmenlik dehasının oyunculuğundan çok daha yukarılarda olduğunu söylememek yanlıştır, bunu kabul edebilirim fakat oyuncuyken şimdiki halinden çok daha iyi film seçtiğini de söyleyebilirim. Şu Western çekemeyeceği yaşlara geldiğinden beri "Al Gülüm Ver Gülüm"cü olmaya başlaması gerçekten benim adıma büyük kayıp.

Bu filmin ödül alması ne kadar doğalsa, benim de bu filmi beğenmeme hakkına sahip olmam o kadar doğal. Üstad kusura bakmasın...

Son olarak filmin müzikleri üstadın oğlu Kyle Eastwood'un ellerinden çıkmış. O konuda iyi olmuş mesela. Böyle dev sinema adamlarının evlatlarını sektörde görmek nedense hoşuma gidiyor. İleride oğlum felan olursa anlatırım "Bak işte, şu şunun oğlu, bu bunun kızı..." felan diye.

Yine de izleyin, Raise Nation!!! hesabı...









Lolita (1997)


Daha önce, daha bu blog sayfasının olmadığı zamanlarda izlemiştim tabi. Hem bunu, hem de 1962, Kubrick versiyonunu izlemiştim. Geçen gün bi' yerde bu 2 filmin karşılaştırmasını okudum da canım çekti. 1997 versiyonunu bi' daha izleyesim geldi. Bundan sonra ufak bi' karşılaştırma yapmam da kaçınılmazdı zaten...
Humbert: She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita. Light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo... Lee... Ta.
Şu üstteki filmin açılış repliği, bu film ile ilgili nerede bi' yazı varsa, orada okunabiliyor. Aslında ben de bu klişeye dikkat çekmek için, aynı olaya dahil olmaktan da gayet mutluyum, hehe. Ancak benim asıl dikkatinizi çekmek istediğim ve bence filmin özetlenebileceği en kolay yol şuradan geçiyor;
Humbert: But a paradise still...
Meşakatli bi' iş olmuş. Her halinden belli. Sonuçta bu müthiş roman kendisinden 35 yıl kadar önce Stanley Kubrick tarafından çekilmiş bi' film ile bi' defa sınanmıştı. Bundan 35 yıl kadar sonra yönetmen Adrian Lyne bu filmi çekerek ya olaya ekstra bi' şeyler katacak ve üzerine bi' şeyler koyacaktı ya da yönetmenlik kariyerinin dibe vurmasına sebep olacaktı. Belki de bu filmin yapımı, kavramsal anlamda O'nun için de tam bi' LOLİTA hikayesiydi. Farklılık göstermek zorundaydı ve ilk farklılığını film müziklerine karşı gösterdiği ekstra özenle sağladı. Aslına bakarsanız Lyne bu filmi yaparken Kubrick'e oranla olaya 3-0 önde başlamıştı. Film müziklerini Ennio Morricone'ye emanet etmek olaya kafadan 1-0 önde başlamak demekti. Dönem itibariyle insanların bu tip hikayeleri 34 kadar yıl öncesine nazaran daha fazla sindirebildiği bi' süreçte gerçekleşmesi de 2. golü atmasını sağlamıştı bile. 3. gol ise ne yapması gerektiğini ve yapacaklarını karşılaştırabileceği bi' filmi var olmasıydı zaten. Yani aslında Kubrick’in ve O’nun Lolitalarını karşılaştırmanın elmayla armudu karşılaştırmaktan zerre farkı yok, bunu iyi anlamak lazım.

Peki nedir bu filmi gerçekten efsaneler arasına sokan? Yetişkin bi’ erkeğin, küçücük bi’ kıza duyduğu yasak aşka insanların duyduğu merak mı? Aynen öyle... Hepimizin için de bi’ sapık var ki zaten dikkatli baktığınızda yazarın direkt olarak bize değil de içimizdeki sapığa seslendiğini görebilirsiniz. ;

Hikaye 1940’lı yıllarda geçiyor. Tanımadığı bi’ şehirde, tanımadığı bi’ dul bayanın evinden bi’ oda kiralamaya giden fakat ilk bakışta, evin çirkin ve dağınık izleniminden dolayı, bu işte vazgeçen bi’ adamın, evin kızını görmesi ve çocukluk döneminde aşık olduğu başka bi’ kızın kendisinde sebep olduğu travmaların da etkisiyle kıza aşık olmasıyla gelişen olayları anlatıyor. Roman, edebi bi’ eser olarak tam bi’ başyapıt olarak gözükürken, üzerine çekilmiş 2 müthiş film ile de adeta onore ediliyor.

Adrian Lyne da gayet başarılı... Özellikle kurgu anlamında iyi iş çıkartmış, gayet açık. Özellikle Humbert'in filmin başında verdiği izlenim ile seyirciye "Acaba ne zaman intihar edecek?" sorusunu sordurması ve sonun bambaşka bitmesi güzel. Yönetmen ayrıca Casting konusunda süper. Frank Langella'nın canlandırdığı Clare Quilty müthiş bi' oyuncuymuş. Humbert Humbert'ı canlandıran Jeremy Irons da, Dominique Swain de rollere çok iyi oturmuşlar. Heralde Sue Lyon'dan sonra bu role en iyi O olurdu, olmuş da...

Şimdi böyle 2 film olur da, 2 lolita karşılaştırılmaz mı? Kubrick'in filminde yer alan Sue Lyon, Lyne'ınkinde ise Dominique Swain var. Şimdi bu güzellerin yaşlarına baktığımız vakit, Kubrick'in Lyne'dan daha cesur bi' adam olduğunu söylememiz mümkün zira Sue Lyon o dönemde 16 yaşındaydı. Hoş, her ne kadar Kubrick'in bu filmi çekebilmek için Sue Lyon'un yaşını 3-4 yaş büyüttürdüğünü duymuş olsam da insaniyet namına 16 yaşındaki bi' kızı bu tip bi' filmde oynatabilmek büyük yürek işi. Bilmiyorum katılır mısınız... Bu sizin bileceğiniz iş ama gerçek olan bi' şey var ki Sue Lyon'un Dominique Swain'den çok daha güzel bi' kadın olmasıdır...

(Uzun zamandır yazmıyordum. Sanırım bu iyi geldi.)
























Felon (2008)


Aslında bu film için herkes gibi "Amerika ve dünya üzerindeki hapishane kültürüne sağlam bi' eleştiri!!!" diyebilmeyi ben de çok isterdim ama gelin görün ki o mutlu son beni bu düşünceden bi' anda itiverdi. IMDb'den anladığım kadarıyla daha öncesinde Exit ve In The Shadows adlı 2 vasat film yönetmiş Ric Roman Waugh'ın 3. ve vasatı aşabilmiş nispeten başarılı ilk filmi diyebilirim. Ayrıca senaryosu da aynı kişiye ait. Hapishane temalı film sevenler için kaçırılmaz bi' nimet gibi gözükse de sene 2008'de hala daha Amerika'daki Siyah-Beyaz ayrımı ve faşizmden nemalanmaya çalışması en azından benim adıma mide bulandırıcı oldu. Her ne kadar hedeflediği mevzu nedeniyle bu kadar ciddi bi' iddiası bulunmasına rağmen ilk defa duyuyorsam, bunun sebebini de uzun uzun yazmaya gerek yoktur. Özellikle "Hapishaneden kaçış planı..." tadında fantastik hikayelere girmeksizin, olayın ve olaya dahil olanların psikolojik yanlarını, travmalarını incelemesi belki de bu kadar geri plana itilmesine sebep oldu.

Bence kadro olarak da fena değildi. Esas oğlan Stephen Dorff inceden vasatı aştı. Belki de O'nun performansını kurtaran, canlandırdığı karakterin hapishanede yaşadığı "İyi Adamdan - Vahşet Makinasına" dönüşümüydü. O'nun haricinde Marisol Nichols'ü çok beğendim, iyi oyuncuymuş da benim kendisinden haberim yokmuş. Val Kilmer fantastikti. Kiss Kiss Bang Bang'deki performansından sonra böyle bi' iş çıkartarak ne kadar devasa bi' oyuncu olduğunu bi' kere daha ispatlamış, "BABACAN ESKİ MAHKUM" rolündeydi ve mest etti. Bi' de O'ndan hariç, kötülerin en kötüsünü, Danny Samson adlı karakteri, canlandıran Chris Browning'in tartışılmaz bi' karizması vardı.

Şöyle noktalayayım; Düşünün ki büyük beklentiler içerisinde bi' restoranta gittiniz. Yemeğinizi söylediniz. Her şey mükemmel gidiyor. Muhteşem bi' T-Bone Steak ve yanında leziz bi' kırmızı şarapla müthiş bi' keyif yaparken tabağınızın kenarında bi' sinek kanadı görüyorsunuz. İşte o an karar sizde; Ya o sinek kanadını görmemezlikten gelip keyfinizin doruk noktalara çıkmasına izin vereceksiniz, ya da tüketici haklarınızı arkanıza alıp güzelim restoranın huzur dolu ortamında cıngar çıkartıp hakkınızı arayacak fakat bu arama işlemi esnasında keyfinizi kaybedeceksiniz...










İnceleme: Filmini özleten Soundtrack parçalar...


Ara ara paylaştığım film müzikleriyle kulaklarınıza mini şenlikler sunduğumun farkındayım. Kişi kendinden bilir işi. Şimdi ise birazcık daha geniş bi' inceleme yapacağım. Buradaki amacım, hiç kimsenin aydınlanmasını, bilmediği şarkıları tekrar öğrenmesi felan değil. Sadece kendime hatırlatma gibisinden bi' şey. Çirkin bi' pazar sabahını hafiften eğlencelik kılma adına yapılmış bi' eylem. Madde madde gideceğim ama bu maddelerin sırası şahsımın beğeni sırası felan değil. Maksat, karmaşa olmasın. Hadi bakalım;

  • Şimdi "OST" dediğimiz zaman aklımıza gelen ilk film sanıyorum ki The Godfather serisidir. Unuttuklarım affetsin; Marlon Brando, Al Pacino, Diane Keaton, Talia Shire, Robert De Niro, Andy Garcia, Eli Wallach gibi efsanevi oyuncuları barındıran serinin ana müziğini bilmeyen yoktur heralde. Türkiye'de çekilen tırt sit-com dizilerdeki en ufak mafya sahnesinin arka planına hemen yapıştırılır. Bilirsiniz işte...
  • Bernard Harrmann'ın, Alfred Hitchcock'un Psycho filmi için yaptığı inanılmaz müzik de efsaneler arasındadır. Gerilimi iliklere kadar hissettirmesiyle, belki de filme olması gerekeni vermiştir. Şunun YouTube bağlantısını vermek lazım; http://www.youtube.com/watch?v=Y-6q50aY4ZI
  • 2001 yılında, Michael Mann'in Will Smith'e başrol verdiği Ali filmi için kullanılan Tomorrow şarkısı. Salif Keita'dan geliyor...
  • Yine Alfred Hitchcock babanın Vertigo'su için, yine Bernard Harrmann'ın yaptığı bi' parça. Psycho'dan sonra bunu atlayamazdım tabi. Bi' bağlantı adresi bulamadım, bulursanız siz yardımcı olun artık...
  • C'era una volta il West filmi için Ennio Morricone'nin müthiş piyano vuruşları.
  • Quentin Tarantino'nun Pulp Fiction filminin açılış müziği, enfes... O müthiş soygun sahnesinin hemen ardından gelir, bilindik bi' tını; http://www.youtube.com/watch?v=22u36FOXUQc&feature=related
  • Jack Nicholson'u ve Faye Dunaway'i birlikte izleyebileceğiniz Chinatown filmi için atılmış Jerry Goldsmith imzası; http://www.youtube.com/watch?v=MHZKUCUBdZI
  • Sene 1960; Elmer Bernstein, The Magnificent Seven için döktürmüştü. Tabi biz yoktuk o zamanlar.
  • John Williams, gerilimin kralını Jaws filmi için kompozite etmişti.
  • Bernard Herrmann'ın Taxi Driver filmi için hazırladığı müthiş kompozisyona dikkat; http://www.youtube.com/watch?v=Bx4aK-YsPeU
  • Walter Carlos, A Clockwork Orange için
  • Rocky serisi ve o insanı spor yapmaya teşfik eden müthiş müzikleri... :)
  • Sergio Leone'nin Ennio Morricone'ye yaptırdığı bi' başka efsane iş; Il buono, il brutto, il cattivo. filmi için yapılmıştı ki, Türk Western filmleri için de iyi ekmek kapısı olmuştu. Hatta hatırlıyorum, Kemal Sunal'ın bi' filminde bile, makara amaçlı da olsa, kullanılmıştı bu müzik.
  • Quentin Tarantino'nun Reservoir Dogs için kullandığı Stealers Wheel'in Stuck In Middle With You parçası. Hatırlarsanız, Mr. Blondie(Michael Madsen)'in o meşhur kulak kesme sahnesinde çalıyordu; http://www.youtube.com/watch?v=7CdW-4TRcDQ
  • Danny Elfman, Tim Burton'un Beetlejuice'si için yazmıştı.

Yani şimdilik aklıma gelenler bunlar... Sizin de eklemek istedikleriniz, "Ya şu vardı, nasıl atlarsın?" diyerek beni kınamak isteyişleriniz illa ki vardır. Lütfen çekinmeyin ve yorum kısmına bırakın birkaç şey. Özellikle bizim King Burak ve Hüseyin Ersoy Sanal yazsınlar. Kali yazmasın, Kali anlamıyor bu işten, :)))...
 
Copyright 2009 Siyah Sinema. All rights reserved.
Free WordPress Themes Presented by EZwpthemes.
Bloggerized by Miss Dothy